Contra
Bloglarıma kendimle alakalı bir şeyler yazmayalı uzun bir süre olmuştu. İlkini bu yazı ile başlatacak olduğum çocukluğumun oyunlarından bahsedecek olduğum bir seri planlıyorum. Neyse efendim, konumuza dönelim.
Çocukken oynadığım oyunların ilki olmasada çocuklukta oynamaktan en çok keyif aldığım oyunlardan biriydi Contra. O yıllarda oyun konsolu denilen kavram, halk arasında “Atari” ismiyle geçen Çin malı Nintendo kopyası famicomlardı. Çoluk çocuk herkesin oynadığı “Atari” denilen ve tüplü televizyona “SCART” girişi ile bağlanan basit elektronik cihazlardı. Ailelerin çok fazla oynanması için söylemiş olduğu meşhur bir yalan yada bir inanış vardı: “Çok Atari oynarsanız televizyon bozulur.” Bundan dolayı eski yada 33 ekran küçük tüplü televizyonlarda oynanıyordu.
Yazıda sürekli olarak kopya NES demek yerine bu cümleden sonra “Atari” olarak devam edeceğim. Atari’lerde şöyle bir şey vardı. 1 in 999. Yani 999 adet oyun olduğunu iddia eden kasetler vardı. Bu 9 rakamı bazen abartılır ve kaset üstüne basılırdı.
İşin özü aslında 99999999 adet oyun yoktu. 10 tane aynı oyunun adının sonuna rakam eklenmiş haliyle sayfa sayfa aynı oyunlar olurdu. Bu oyunlardan hatırladığım; Super Mario, Road Fighter, Bomberman, Duck Hunt, King Kong, Pacman, Battle City 1990 gibi oyunlardı. İşte bu kasetlerin içinde ayrı bir oyun bulmak yada tek bir kasette tek bir oyun o zamanlar gerçekten zordu. Küçük bir ilçede yaşadığımız için ancak takas yada İstanbul’a giden birisine söyleyerek oyuna ulaşabiliyorduk. Oyunlar kapaklarına bakılarak seçiliyordu. İşte Contra ile tanışmam arkadaşımın Atari’sinde bol 9 rakamlı bir kasette karşıma çıktı. Çift kişilik oynanan oyunlarda bu kasetlerde oldukça azdı. Genelde bir kişi oynar, diğeri yanınca kolu alarak devam ederdi. Bugün çalıştığım işimin temellerini o günlerdeki merakın sonucunda oluştu diyebilirim. Contra diğer oyunların aksine iki kol ile oynanabiliyordu.
Bu oyun iki kişiyle oynanması ve arkadaşın ile senkron bir şekilde oynayabilmek kelimenin tam anlamıyla çok keyifliydi. Atari’nin kötü ve bağımlılık yapan bir özelliği vardı. Oyunlar kaydedilemiyordu. Yani canınız bittiğinde yada elektrikler gittiğinde tüm emeğiniz çöp oluyordy. Daha ileri gitmek için hırslanıyor ve daha fazla oynuyordunuz. Contra’yı arkadaşım ile çok sevmiştik. Yanlış hatırlamıyorsam sanırım sadece ilk bölümün sonuna kadar ancak gelebilmiştik. Okullar tatil olmuş ve yazın yine Atari’nin başına geçmiştik. Arkadaşım babasının İstanbul’a gittiğini ve ondan oyun kasetleri istediğini söylemişti. Yine bir gün arkadaşımın yanına Atari oynamaya gittiğimde hiç görmediğim bir Contra kaseti vardı elinde. Bu kaset Super Contra kasetiydi. Babası İstanbul’dan dönmüş ve bizim beğenebileceğimizi düşündüğü ve daha önce hiç görmemiş olduğumuz oyunu getirmişti.
Super Contra’nın efsanevi bir açılış introsu vardı. İki kişi bir helikopterden indiği o kısa ama bizi etkileyen bir introydu.
Saatlerce Atari oynadığımız için arkadaşımın ailesi her ailenin yaptığı gibi bizi dışarıda oynamamız için gönderirdi. O zamanlar dışarıda oyun oynamaktan da keyif alıyorduk. Arkadaşlık ve dışarıda geçen zamanda keyifliydi. Bir gün yine Super Contra oynamak için arkadaşımın yanına gittim ve oynarken ucuz Çin malı kollardan birisi bozuldu. Çok basit bir elektronik aksamı vardı. Bir tornavida yardımıyla kolu açtığımda karşıma çıkan arkadaş bu siyah damla entegre adı verilen zımbırtıydı. Yıllarca aklımı kurcalayan ve ne olduğunu bilmediğim o siyah bilinmezlik.
Kolun kablosunu meyve bıçağı ile kesip, kopan kablonun tellerini tuşlara denk gelen yerlere basıyordum. Yeni kol gelene kadar zorda olsa oyun oynatır sanmıştım ama nafile. Kol bozuktu üstüne birde kolu bozduğumuz için azar işitmiştik. Ne günlerdi ama…